İnsanoğlu toplu yaşama geçmesiyle başlayan, Hayaller satılarak dolandırılan kişiler ve bu işi meslek edinen dolandırıcılar dönemin koşullarına göre evirilerek değişim gösterdi ama hiç bitmedi.

Yakın tarihimizde nice anlı şanlı dolandırıcılar duyduk. En çok adını duyuranlardan en başta geleni Sülün Osman’dır. Banker Kastelli, Yahya Demirel, dönemin başbakanı Tansu Çiller’i dolandıran Selçuk Parsadan, Jet Fadıl, sadece birkaçıdır.

Bu saydığım kişiler bir dönemin koşullarına göre koşulları Ar-Ge çalışmalarıyla değerlendirir ve mesleklerini icra ederlerdi. Hemen hemen herkes tarafından isimleri duyulur ve bilinirdi.

Bunlar köprü satar, önemli şahsiyetlere bürünür karınca kararınca çabalayarak dolandırıcılık yapardı. El hak kazandıkları Pardon dolandırıcılık paralarını hep ülkelerinde tutar ülke ekonomisine kazandırırlardı.

Şimdi böyle mi? Önüne gelen milyar liralar, milyonlarca hatta milyarlarca dolarlar, tonlarca altin veya değerli madenler, kripto cüzdanlar götürüyor…

Nereye mi? Nereye olacak tabi ki güvende olacaklarını var saydıkları yurtdışına! Hem de dolandırıcılar cennetine gidecekler havasında götüren götürene!

Peki, sandıkları gibi götürdükleri paracıklarıyla güvende olacaklar mı? Son zamanlardaki bu tür olayların faillerine baktığımızda ne kendileri ne de götürdükleri paracıklar pek güvende olacaklar gibi gözükmüyor.

Devlet kurumları bu güne kadar görülmemiş bir ciddiyetle ve kararlılıkla mücadele ediyor. Bakacağız, gözlemleyeceğiz ve sonucu göreceğiz.

Peki, bu son olur mu?

Sanmıyorum çünkü hiçbir bu olaylar zaman kesintiye uğramadı, zamanın koşullarına göre kendilerini yenilediler ve devam ettiler.

Birde tarihte en bilinen dolandırıcılık/sahtekârlık yöntemlerine bir göz atalım;

Tarih boyunca insanların en büyük hile hayalleri başka maddeleri altına çevirmeye çalışmıştır. Bu yöntem yüzyıllar boyunca dolandırıcıların en gözde yöntemi olmuştur.

Bu yöntemin bizde en çok bilenen bir olayını Osmanlı döneminden ve Diyarbakır’da gerçekleştiği için verelim.

Osmanlı'nın kudretli padişahı IV. Murad'a altın yapacağım diye gelip sahtekârlıkları ortaya çıkan simyacıları sultan ya idam ettirmiş ya da kafasını kestirip denize attırmıştı

Bakır, kurşun gibi metalleri genellikle altına dönüştürmeye çalışan simya, tarih boyunca en gözde bir yöntem oldu. Kralların, sultanların saraylarında simyacılar çalıştı. Simyacılar kitaplar yazıp geliştirdikleri formülleri gizli sembollerle ifade ettiler.


Simyacıların metalleri altına dönüştürmek için kullandıkları maddeye "simyacı taşı" veya "felsefe taşı" denirdi. Bu taş dokunduğu her maddeyi altına çevirdiği gibi, felsefe taşından elde edilecek iksiri de içen insanlara ölümsüzlük getirir vaatleri vardı.

İslam dünyasında Simya alanında çok önemli çalışmalar yapıldı. Bunların başında Ebubekir Razi gelir. Razi'nin çalışmaları Avrupa dillerine çevrildi. Ancak İslam dünyasında 17. yüzyıldan sonra simya araştırmaları azaldı.

Bilimin gelişmesiyle birlikte bu yolla altın yapılamayacağı anlaşılınca sahte simyacılar tarih sahnesinden çekildiler. Simyacılar araştırmalarıyla altın yapamadılar, ancak kimya ilminin gelişmesini sağladılar.

19. yüzyılda Diyarbakır’da gerçeklesen olaya gelecek olursak.

Dünyanın ender rastlanan kadın simyacı Dördüncü Murad döneminde faaliyet gösteren Maanoğlu Fahreddin'in kızıydı.

Dördüncü Murad döneminde Lübnan'da isyan eden Dürzi emirlerinden Maanoğlu Fahreddin idam edilmiş, hayatta kalan oğulları ise Enderun'a alınmıştı. Maanoğlu Fahreddin'in ailesinden yakalanamayan bir kişi vardı, o da kızıydı. Maanoğlu'nun kızı, erkek kılığında kaçarak Diyarbakır'a gitmişti.

Diyarbakır'da Rumiye Şeyhi'nin yanına sığınan kız bakırı gümüş, gümüşü de altına dönüştürüyordu. Bu yaptıklarıyla herkesi kendisine hayran bırakmıştı ancak kimse değişenin madde mi yoksa sadece renk mi olduğuna bakmamıştı.

Bir süre sonra, 1638'de Bağdat seferine çıkan Dördüncü Murad, Halep'te konakladı. Rumiye Şeyhi, Halep'e padişahın yanına giderek birçok hediyeyle birlikte Maanoğlu'nun kızının yaptığı altın külçelerini de "Hünkârım sana hazine lazımdır. Bu bilgi, evliya sanatıdır, ancak bu kız bir yolla ona ulaşmış. Sultanım dilerse yapar" diyerek Dördüncü Murad'a sundu.

Sultan, Rumiye Şeyhi gibi bölgenin saygın bir isminin söylediklerine itibar etti. Halep'ten Diyarbakır'a geçince kızı yanına getirtip altın yapması için 100 altın verdi. Kıza da ihtiyaçları için bol miktarda para verildi.
Bağdat seferine devam eden Dördüncü Murad, işini sağlama almak için madenlerden anlayan bir kapıcı başıyı kızın yanında bırakmıştı.

Padişah ayrıldıktan sonra Maanoğlu'nun kızı gününü gün etmeye, kendisine verilen paraları eğlencelerde harcamaya başladı. Kapıcı başı, "Bir şeyler yap, ondan sonra eğlen" deyince, kız daha önce Rumiye Şeyhi'ne yaptığı gibi sarartılmış madenleri ona verdi. Ancak kapıcı başı bunların sahte olduğunu söyleyince Maanoğlu'nun kızı, "Zamanla daha iyilerini yaparım" dedi.

Aradan zaman geçti, ancak altın ortaya çıkmadı. Kapıcıbaşı, bunun üzerine hünkâra bir mektup yazarak kızın sahtekâr olduğunu haber verdi. Maanoğlu'nun kızı ise bu arada gününü gün etmeye devam ediyordu.
Beş ay sonra Diyarbakır'a dönen Dördüncü Murad, Maanoğlu'nun kızını ibret-i âlem için Diyarbakır meydanında astırdı. Kendisine bir sahtekâr getirdiği için Rumiye Şeyhi'ni de öldürttü.

Dördüncü Murad'ın vaatlerini gerçekleştiremeyen simyacılara karşı sert tavrı yüzünden imparatorlukta simyacı kalmadı.

Günümüzde kuskusuz VI. Murad’ın yöntemleriyle değil hukuksal yöntemlerle mücadele edilecek.

Ama bu yöntemlerle “maddeyi altına çevirmeden, var olmayan bir kripto para veya olmayan bir altın fonu” evrimini geçirenlerle nasıl mücadele edip hangi sonucu alacağız.

İzleyip göreceğiz!