Tefekkür; bir yönüyle de tehlike öncesi alınan tedbirin tasarım aşamasıdır.

Bu nedenle, tefekkürün ne dediği değil ne yaptığının üzerinde durmakta fayda vardır. Tefekkür; Bir argüman değil, bir hareket. Bir yere varmanın planıdır; bir yerde durur ve durduğu yerde elinde ne kaldığına bakar.

Aç insan, eline bir çay yada kahvesini alınca tefekkür eder. Tok insanlar fazla düşünmezler; çünkü onların aklı bir sonraki yemeğin telaşındadır. Aç adamın ise zaten bir sonrası yoktur, o yüzden, geriye bakacak vakti vardır.

Gafletin Kırılması;

Kahve elime geldi. Plastik bardağın sıcaklığı parmaklarıma çarptı. Bir lira verdim, bir kahve aldım. Ama bu kahveyi gerçekten ben mi aldım? Bardağı çevirip baktım: üzerinde marka yok, fabrika yok, hiçbir şey yazmıyor. Sanki gökten düşmüş gibi elimde duruyor.

Halbuki bu bardağın da bir hikâyesi vardır.

Bir fabrikadan çıkmış, bir kamyona binmiş, bir depoya inmiş, bir gönüllünün eliyle masaya konmuş. O fabrika bir petrol damlasından, o damla milyonlarca yıl önce ölmüş canlılardan, çürümüş ormanlardan, çökmüş denizlerden gelmiş. Bardağı tutan elimin altında, kelimenin tam anlamıyla, eski bir dünya yatıyor.

Kahvenin kendisi belki Brezilya'dan, belki Etiyopya'dan. Bir köylünün topladığı tanecikler, bir kavurma makinesinden geçmiş, bir gemiyle Türkiye'ye gelmiş, bir öğütücüden geçip bardağıma akmış. Şeker Konya ovalarından, su mahallenin musluğundan, musluk kim bilir hangi barajdan, baraj kim bilir hangi yağmurdan, yağmur kim bilir hangi okyanustan…

Bir liraya aldığım şeyin üstüne yığılmış emeği saymaya kalksam, hayatım yetmez. Binlerce insanın çalışması bu bardakta birikmiş.t Tuttuğum şey çalışan binlerce elin izi. Belki "işsizlik" diye bir şey yoktur aslında; sadece akışın içinde herkes farklı bir durakta durur; kimi toplayan, kimi taşıyan, kimi içen: bana bakan devlet değil, bardağımın içine emek yığmış o binlerce isimsiz insan.

İşte tefekkürün ilk işi budur: gafletin kırılması. Az önce kahveydi elimdeki. Şimdi bütün bir dünya. Bardak değişmedi, ben değiştim. Tok adam bardağı görür, aç adam bardağın arkasını görür. Bir rivayet var: "Bir saatlik tefekkür, bir yıllık nafile ibadetten hayırlıdır." Hayırlı oluşunun sebebi, belki budur; namaz, seni Rabbine çevirir, tefekkür, seni elindeki bardağa, yani Rabbinin sana uzattığı en küçük şeye, çevirir.

Duvara Çarpmak

Ama tefekkür burada durmaz. Geriye doğru yürümeye başlar.

Bardak fabrikadan, fabrika petrolden, petrol eski bir hayattan. Kahve tanesi paketten, paket kavurmadan, kavurma hasattan, hasat çiçekten, çiçek tohumdan, tohum bir başka ağaçtan, o ağaç bir başka tohumdan. Geriye doğru gittikçe duraklar uzayıp gidiyor. Bir yere kadar gidebiliyorum, sonra zihnim duruyor. İlk tohum nereden geldi? İlk damla su nereden? İlk ateş kimden?

Bildiğimiz tek bir mutlak gerçek var: Hayat var. Bu hayatı kendiliğinden meydana gelmiş yalın bir "olgu" olarak açıklamak, insan zihni için kabullenmesi en zor yüklerden biridir.

Şimdiki hayatımızı; sonsuzluğa uzanan bir yolun üzerindeki geçici bir durak olarak düşünelim. Bu durağa adım atan her insan, adımlarını geriye doğru takip eder ve sorar: önceki durak neydi, ondan buraya nasıl gelindi? Bu sorular, bizi daha kök bir soruya götürür: her yapılan eylemin mutlaka bir sebebi var mıdır?

Eğer "evet" dersek, geriye doğru sonsuza dek gidemeyiz.

Bir yerde, sebepsiz, kendi kendine yeten, var olmak için kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan bir zorunlu ilk sebep olmak zorundadır. Klasik kelâm buna Vâcibü'l-Vücûd der: varlığı zatından olan. İmkân ile vücub'un farkını bilmeyen bu duvarın önünde fazla durmaz; bilen de duvarı geçemez ama hiç değilse duvarın taşlarına bakar.

Bakınca da bir incelik çıkar. Zorunlu ilk sebebin varlığı, zorunlu olabilir; peki ya eylemleri? İki ihtimal akla gelir. Eylemleri de zorunluysa, evrenin her detayı,şu an nefes aldığımız bu durak da dahil; başka türlü olamazdı.

Her şey kırılmaz bir zincirin halkası olur; özgürlük, tercih, irade birer illüzyona döner. Eylemleri, zorunlu değilse; o zaman ilk anda şu itiraz doğar: nasıl olur da bir eylem kendinden önceki bir sebep olmadan gerçekleşebilir?

Madem ilk sebebin eyleminde, bunu, mümkün görüyoruz, neden zincirin başka halkalarında mümkün olanı görmüyoruz?

Bu itiraz, ve ilk bakışta yola çıktığımız ilkeyi sarsar gibi durur. Ama klasik kelâm, burada incelikli bir ayrım koyar: "Her eylemin bir sebebi vardır" ilkesi mümkin varlık alanı için geçerlidir ; zaman ve mekân içindeki, varlığı, zatından olmayan varlıklar için.

Sebep-sonuç ilişkisinin kendisi, zaten zamansal bir ilişkidir; önce ve sonra olmadan, sebep de olmaz. Vâcibü'l-Vücûd ise tanımı gereği; zamanın ve mekânın dışındadır; öncesi yoktur, sonrası yoktur.

Zamanın dışındaki bir varlığa, "önceki sebebi neydi?" diye sormak; kategorik bir hatadır.

İlk Sebebin eylemine bir sebep aramamak; mantıksal bir gevşeklik değil, mantıksal bir zorunluluktur; çünkü vâcib ile mümkin, aynı cinsten varlıklar değildir, aynı ilkeye tâbi olmaları da beklenemez.

Yine de duvar duruyor: ama duvarın cinsi değişiyor. Çünkü bu cevap, mantıksal düğümü çözer, ama, deneyimsel duvarı kaldırmaz. Bana çelişkinin, neden çelişki olmadığını gösterir; ama duvarın neden orada olduğunu; yani neden bir vâcib varlığın bulunması gerektiğini, neden onun zamanın dışında olduğunu; kendi başımıza bilememiz mümkün değildir. Karşımda duran artık mantıksal bir duvar değil, kategorik bir duvardır. Aklın aleti olan sebep-sonuç ilişkisinin, ilkesel olarak ulaşamayacağı bir alanın sınırı…

Akıl, kendi kuyruğunu ısırmaz; kendi sınırının kıyısında durur ve oranın başka bir yer olduğunu sezer.

Burada, gözden kaçırılmaması gereken bir incelik daha var: Bu kategorik duvarı, kelâm keşfetmedi, çizdi. İmkân ile vücûb arasına ayrım koyduğu anda, mümkin aleminin kavramlarının sebep, öncelik, değişim ,duvarın bu yanında kaldığını, öbür yanın başka cinsten kavramların alanı olduğunu söylemiş oldu. Sınır, bizzat bu ayrımın kendisidir.

Bu, duvarı uydurulmuş yapmaz; çünkü sınırlar, gerçek olabilir; ama çizilmek isterler; çizilmedikçe görünmezler.

Çizildikten sonra, duvarın incelikli bir özelliği daha ortaya çıkar: kategorik bir duvar, iki yönlü geçirgensiz olmak zorundadır. Mümkin alemden vâcibe doğru "kim seni yarattı?" sorusu geçemez; dindarın elindeki kalkan budur.

Ama aynı duvar, tersinden de çalışır: "kişi", "bilen", "isteyen", "seven", "iyi" sıfatları da kategorik olarak, öbür yana, doğrudan atfedilemez; çünkü bu sıfatlar da bizim sınırlı, ardışık, gözleme dayalı tecrübemizde anlam kazanan sıfatlardır.

Eğer duvar gerçekten kategorikse, sadece sorularımız değil, övgülerimiz de onun bu tarafında kalır. Bir renge "kaç kilo?" diye soramayan akıl, ona "üzgün mü?" diye de soramaz.

Klasik kelâm, bu ikinci yönü görmüş ve cevabını analoji doktriniyle vermiştir. Vâcibe yüklenen sıfatlar, mümkindekiyle ne tam aynı, ne büsbütün başkadır; aralarında yücelik kipi denilen bir benzeşim vardır.

Allah, bizim bildiğimiz gibi bilmez; çünkü bu durum, ona izafe edilemez.ancak, bu nakıs bilgimizin, varlığını bilir. Onun ilmi,Hem dünya, hemde ahiret alemindeki herşeyi ihata etmiştir..Bilmediği haşa bir şey tasavvur dahi edilemez; bilginin yüksek kâmil hâli, zatında bulunur.

Selef ise daha çekingen durur: bilâ keyf der; sıfatı kabul eder, kipini Allah'a havale eder. İkisi de aynı sıkıntıya iki farklı namuslu cevaptır.

Bu duvarı keşfeden ben değilim. İbn Sînâ vücub-imkân ayrımını sistematik hâle getirmiş, Gazzâlî kelâmî incelikleriyle tartmış, Hume itirazı görmüş, Kant tartısına vurmuş.

Tefekkürün marifeti; duvarı keşfetmek değil; kişiyi kendi başına oraya getirmektir.

Burada üç farklı şey birbirine karıştırılmamalı. Analoji bir söyleme yöntemidir: duvarın öbür tarafı hakkında benzeşim yoluyla bir şeyler söylemeye çalışır.

Bilâ keyf bir susma tavrıdır: sıfatları kabul eder, "nasıl"ını Allah'a havale eder. Tefekkür ise ne söyler ne susar; yürür. Duvara kendi adımlarıyla varır, çarpar, durur. Öbür yanı, sıfatlarla doldurmak için ileri gitmez.

Buradaki ince fark şudur: "duvar var" diye kitaptan okumakla, o duvarın önüne kendi düşüncenle varmak, aynı şey değildir. Okuduğunda bir bilgi edinirsin; demek böyle bir mesele varmış.

Vardığında ise bir hâl yaşarsın; duvarın önünde durmanın nasıl bir şey olduğunu bizzat tadarsın. Hâlin sende yaptığını bilgi yapmaz. Kitap, seni duvarın haberine götürür; tefekkür ise duvarın kıyısına getirir. İki ayrı menzildir bunlar.

İşte tefekkürün ikinci işi de budur: insanı kendi sınırının kıyısına getirmek. Bir argüman değil, bir manzara sunar: aklının buraya kadar gidebildiğini, bundan sonrasının ise başka cinsten olduğunu gösterir.

. Çerçeve İçinde Derinleşme;

Bu noktada yollar ikiye ayrılır. Dindarlık ve ateizm, bu düğümü çözmeye çalışan iki büyük okuldur.

Soruları aynı mıdır? Tam değildir. Dindarın soruları, çoğunlukla anlam ve son etrafında kümelenir; bakışını sondan kurar: nereye gidiyoruz, bu yolun nihai gayesi nedir? Ateistin soruları ise; kanıt ve mekanizma etrafında yoğunlaşır; bakışını şimdiden kurar: şu an ne görüyoruz, bu sistem, nasıl işliyor? Ama bu ayrım, keskin bir duvar değil. Dindar da inancını günlük hayatına indirir, ibadetiyle ve ahlakıyla şimdiyi inşa eder; ateist de anlamla, etikle, gelecekle ilgilenir; sadece aşkın bir referansa bağlamadan, varoluşun kendi içinden damıtır.

Sonunda her iki yol da aynı sınıra çarpar: açıklamanın bittiği o gizemli noktaya. Sadece o sınıra farklı yönlerden yürürler. Birinin metafiziği dikeydir: görünenin arkasında daha gerçek bir gerçeklik varsayar; sebep-sonuç zinciri yukarıya, kendinden var olan ilk ilkeye bağlanır.

Öbürünün metafiziği yataydır: var olan tek gerçekliğin, gözlenebilen doğa olduğunu varsayar; zincir kendi içinde kapanır, dışına çıkacak bir müdahaleye ihtiyaç duyulmaz.

Hangi çerçevede yapılırsa yapılsın, tefekkür o çerçeveyi yıkmaz, derinleştirir. Dindar düşündükçe inancının köklerine iner; ateist düşündükçe dünyaya bakışının köklerini sağlamlaştırır. İkisi de pencerelerini kırmak için değil, o pencereden görünen manzaranın zenginliğini seyretmek için düşünürler. Bu yüzden çerçeveyi sarsan şey, çerçevenin içindeki tefekkür değildir.

Yörüngeden Çıkış: Lütuf ve İstidat

Asıl mucizevi olan, çerçeveler arası geçişlerdir.

Eğer her şey kendi yörüngemizin içinde tezahür ediyorsa, o yörüngenin dışına nasıl çıkarız? Çerçeveyi, içeriden tamamen görmek mümkün değildir; çünkü gören gözün kendisi de o çerçevenin bir parçasıdır.

Tefekkür, kişiyi çerçevenin sınırına getirir; ama sınırı geçmez. Geçirmesi de zaten beklenmez ondan. Tefekkür buraya kadardır.

Tasavvuf da bu noktada, iki kavram kullanır: lütuf ve istidat. bu sözler, ondan önce de söylenmiş, ondan sonra da söylenecek. İstidat insanın alabilme kapasitesidir. Gördüğü dünya, alabildiği kadarını sığdırabildiği dünyadır. Lütuf ise, insan, kendi çabasıyla aşamayacağı sınırı zorlamaya kalkmadığı, o sınırın önünde tevazu ile durduğu anda devreye giren bir eldir.

İstidat, o anda genişler. Daha önce, aynı durağa bakıp da göremediği bir şey, birden görünür hale gelir.

Şartı şudur: lütuf, insanın kendi "ben" i fildişi kulesine çekildiği o kibirli yalnızlıkta akmaz.

Sen kendinin ne olduğunu; kendine ispat etmeye çalıştığın sürece akmaz. Lütuf, insanın kendi içindeki o mutlak "ben" iddiasının incelttiği, daraltıldığı, gerçek anlamda yarıldığı anda akmaya başlar.

Sınır ancak o yaran yerde aşılır. Yol, ancak o yerde bir bütün hâline gelir. Ama buraya kadar gelmişken bir incelik daha söylenmeli, yoksa tefekküre haksız bir paye verilmiş olur: Ben'i yaran tefekkür değildir. Tefekkürle ben kırılmaz; tefekkürle ben çoğu zaman daha da kalınlaşır. "Ne kadar derin düşünüyorum" diyen yine bendir; tefekkür edenin tefekkürle övünmesi; bir sufînin en çok korktuğu tuzaktır. Kibrin en şık biçimi, mütefekkir kibridir; çünkü kendine bile görünmez.

Ben'i kıran şey, hayatın elinden çekip aldıklarıdır. Çile, bela, ayrılık, kayıp, acz; sevdiklerinden uzak düşmek, hesaplarının bozulması, kendi yetersizliğinin yumuşak bir teori değil; sert bir gerçek olarak suratına çarpması. Mesnevi'nin neyi, sazlıktan koparıldığı için ağlar; tefekkürle ağlamaz. Hadiste denildiği gibi "Allah bir kulunu sevdiği zaman, onu imtihan eder" ben'i yumuşatan terbiye, düşünceden değil, hayattan gelir.

Öyleyse, tefekkürün dördüncü işi, lütfa hazırlamak değildir. Çünkü hazırlığı tefekkür değil, hayat yapar. Tefekkürün dördüncü işi daha mütevazıdır: sarsıntı geldiğinde; onu okuyabilecek bir lisana sahip olmak. Aksi takdirde sarsıntı gelir, insan onu yalnızca bir felaket olarak yaşar; içindeki yarıktan ne girebileceğini fark edemez, lütuf gelse adını koyamaz, gelse de fırsatı kaçırır.

Tefekkür yağmur yağdırmaz; yağdığında "bu yağmurdur" demeyi öğretir. Sözlüğü baştan tutmuş olur ki, yarın hayat seni sarstığında, sarsıntının arkasından gelen sessizlikte, söyleyecek bir kelime bulasın. Tefekkürün asıl mütevazı zaferi budur; kendisinin hazırlık olmadığını, hazırlığın başka türden geleceğini ve geldiğinde onun adının "lütuf" konabileceğini bilmek.

Bardağı çöpe atmadan önce, bir an daha avucumda tuttum. Hâlâ tek bir bardak gibi görünüyordu, ama artık bana eskisi gibi yalnız bir bardak gibi gelmiyordu. Bir liralık kahve, bütün bir evrenin küçücük bir kesiti olarak avucuma uğramış, sonra çekip gitmişti.

Belki tefekkür de böyle bir şeydir. Bir anlığına misafir gelir, ısıtır, sonra elinden bırakırsın. Çözmez, çözmesi gerekmez. Ama içinde tuttuğun o ısı, sen kalktıktan sonra da bir yerlerde durmaya devam eder. Bu döngünün muhasebesi senin defterinde değil, Allah'ın ilminde tutulur. Bunu Kuranî bir dille söylersen: " O’nun bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez" (En'âm, 59).