Bir toplumun aynası, vitrinlerde parlayan ışıltılı hayatlarda değil, sokak aralarında saklıdır. Bugün vitrinler hiç olmadığı kadar parlak, ama sokaklar hiç olmadığı kadar karanlık. Bir yanda gösterişli hayatın parıltısı; öte yanda yoksulluğun sessizliği… Ve bu iki uç arasında, kimliğini kaybetmiş, ruhu yorgun bir insan duruyor.

Ne tamamen yoksul, ne tam anlamıyla varlıklı. Sadece “yetinmeyi” unutan, “görünmeyi” isteyen sade bir insan.

Yozlaşma artık yalnızca siyasetin değil, gündelik hayatın da dili oldu. Birinin acısı paylaşılmıyor, ama yeni alınan telefon veya gösterişli mekanlarda yenen yemek herkesin gözünden kaçmıyor. Bir komşunun derdi konuşulmuyor, ama kahve köşesinde lüks arabalar ve parıltılı hayatlar tartışılıyor. Bu, başkalarının gözündeki ışığa göre değer biçen bir topluma dönüştüğümüzü gösteriyor.

Bir zamanlar sokaklardan dayanışma sızardı. Komşunun tenceresinden çıkan koku, başka evin sofrasına umut taşırdı. Şimdi aynı sokakta hatta aynı binanın aynı katında her kapının ardında başka bir dünya var: Bir evde son model televizyon, yan dairede borçtan kesilen ışık… Ama artık kimse “ışığın neden söndüğünü” sormuyor. Bu sessizlik, yalnızca ekonomik değil, ahlaki bir yoksullaşmanın da işareti. Toplumsal yozlaşma çoğu zaman parayla değil, kayıtsızlıkla başlar.

Lüks artık bir ihtiyaç değil, bir “değer ölçüsü” hâline geldi. İnsanların kalitesi sözlerinde değil, markalarında aranıyor. Bir sofrada yemeğin bereketinden çok, sunumun estetiği konuşuluyor. Gösteriş arttıkça insanlar arasında paylaşım azaldı.

Bu durum sadece büyük şehirlerde değil; Diyarbakır, Mardin, Urfa gibi aile bağlarının güçlü olduğu kadim şehirlerde de hızla yayılıyor. Eski taş evlerin sadeliği artık beton binaların övüncüyle gölgeleniyor. Sade yaşam “yoksulluk” sanılıyor; oysa eskiden sadelik, insanın iç zenginliğinin bir tezahürüydü.

Bugünün yoksulluğu eskisinden daha görünür, ama daha sahipsiz. Eskiden yoksul mahallesinde yalnız değildi; şimdi herkes kendi derdine kapandığı için yoksulluk görünmez oldu. Eskiden biri açken, diğerinin boğazından geçmezdi; şimdi kimse kimsenin tabağına bakmıyor. Toplumsal dayanışmanın yerine bireysel kurtuluş inancı geldi. Herkes kendi gemisini kurtarmaya çalışıyor; ama farkında değiliz, denizde aynı geminin içinde hepimiz batıyoruz.

Yozlaşma bir günde başlamadı; farkına varmadan içimize sindi. Bir tebessümü esirgediğimizde, bir komşuya selam vermediğimizde başladı. Lüksü hayatın merkezine koydukça, insanın kıymetini unuttuk. İnsan kıymetini unuttukça, sahip olduğumuz kadim erdem ve değerlerden koptuk.

Ama hâlâ geç değil. Dayanışmanın dili yeniden kurulabilir. İnsan yalnız kaldığında değil, umursamadığında, hatırlamak istemediğinde ve görmediğinde kaybolur.

Diyarbakır’ın surları, Mardin’in taşları kadar sağlam bir geçmişimiz var; yeter ki birbirimizin yükünü taşımaktan utanmayalım. Gerçek zenginlik, başkasının hayatına dokunabilmekte, başkasıyla paylaşabilmekte ve empati kurabilmekte gizlidir. Ve belki bir gün, lüks değil; vicdan modası olur yeniden bu topraklarda.