ORTADOĞU YENİDEN KURULUYOR: Yeni Dünyanın Masasında Kimler Var?

Ortadoğu’da artık yalnızca sınırlar, hükümetler veya askeri hatlar değişmiyor; küresel güç dengeleri köklü bir kırılma yaşıyor. Bir zamanlar "Ortadoğu" denildiğinde akla yalnızca Washington, Moskova ve bölgedeki birkaç geleneksel başkent gelirdi. Bugün ise karşımızda çok daha karmaşık, çok aktörlü ve çok katmanlı bir satranç tahtası bulunuyor. ABD, Rusya, Çin, İran, İsrail, Körfez ülkeleri ve Kürtler gibi bölgesel dinamikler aynı stratejik alanda hamle yapıyor.

Bu yeni tablonun en dikkat çekici boyutu şüphesiz Çin’in yükselişidir. Pekin yönetimi artık yalnızca altyapı projeleri ve ticari yatırımlarla ilgilenen pasif bir ekonomik güç değil. Enerji koridorları, limanlar, kritik deniz yolları ve diplomasi üzerinden bölgede varlığını tahkim eden küresel bir aktör konumundadır. Çin’in ilgisinin merkezinde teknoloji, ticaret ve Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrolün güvenliği yer alıyor. Savaşın büyümesini istemeyen ancak Amerikan nüfuzunun gerilemesini kendi stratejik çıkarları açısından fırsat sayan Çin; ABD’nin karşısına yalnızca askeri güçle değil, ticaret yolları ve ekonomik diplomasiyle çıkıyor.

İran ise bu küresel denklemin tam merkezinde duruyor. Rusya ile İran arasındaki askeri, teknolojik ve stratejik iş birliği derinleşirken; Kuzey Kore’nin Rusya’ya asker ve mühimmat desteği sunması, bölgesel krizlerin artık küresel ölçekte birbirine bağlandığını gösteriyor. Avrupa’daki bir çatışmanın Asya ve Ortadoğu’daki dengeleri doğrudan etkilemesi, yeni dünya düzeninin ne kadar geçirgen ve karmaşık hale geldiğinin açık bir kanıtıdır.

Tam da bu noktada, Ortadoğu’nun geleceğinde Kürtlerin konumu göz ardı edilemez bir gerçeklik olarak öne çıkıyor. Türkiye, Irak, İran ve Suriye coğrafyasında yaşayan Kürtler; Irak’taki bölgesel yönetim, Suriye’deki siyasi ve askeri yapılar ile Türkiye ve İran’daki sosyo-politik varlıklarıyla bölgesel matematiğin asli bir unsurudur. Kürtleri yeni denklemin edilgen bir izleyicisi olarak görmek mümkün değildir. Ancak buradaki temel mesele sınırların yeniden çizilmesi değil; mevcut sınırlar dâhilinde yeni siyasi, ekonomik ve güvenlik dengelerinin nasıl inşa edileceğidir.

Türkiye açısından bu tablo, son derece hassas olmakla birlikte tarihi bir fırsat penceresi sunmaktadır. Kürtlerin meşru toplumsal ve siyasi dinamiklerini tanımak ile Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ve ulusal güvenliğini korumak birbirinin alternatifi değildir. Aksine, Kürt meselesinin çatışma ve güvenlik parantezinden çıkarılarak demokratik siyasetin ve bölgesel barışın zemini haline getirilmesi, Türkiye’nin bölgesel gücünü tahkim edecek stratejik bir hamledir.

Doğu Akdeniz’den Kafkasya’ya, Karadeniz’den Basra Körfezi’ne uzanan fay hatlarının kesişim noktasında yer alan Türkiye; ABD, Rusya ve Çin gibi küresel devlerin rekabet alanında kendi yolunu çizmek zorundadır. Türkiye için asıl soru yalnızca "içerideki veya sınır boylarındaki dinamikleri nasıl yöneteceği" değildir. Asıl soru, yeni Ortadoğu kurulurken Türkiye’nin nasıl belirleyici bir bölgesel aktör olacağıdır.

Ortadoğu’da taşlar yeniden diziliyor; belki sınırlar haritada aynı kalacak ama güç dengeleri kökten değişecektir. Türkiye için yapılması gereken, bu tarihi dönüşümü dışarıdan seyretmek değil; kendi iç barışını pekiştirmiş, dünyada ki tüm Kürtlerle toplumsal ve siyasal anlamda bütünleşmiş bir anlayışla masada güçlü bir aktör olarak yer almaktır. Geleceğin en kritik sorusu ise geçerliliğini koruyor: Yeni dünyanın haritası çatışma meydanlarında mı şekillenecek, yoksa ortak akıl ve diplomasi masalarında mı?