Aynı gökyüzünün altında, aynı şehrin sokaklarında adımlayan insanların hikâyeleri hiç bu kadar birbirinden ayrışmamıştı. Bugün bir tarafta servetini büyüten, lüksün ve konforun sınırlarını zorlayan bir kesim varken; diğer tarafta bir sonraki ayın başını getirebilmek için adeta matematik cambazlığı yapan milyonlar duruyor. Kimi geleceğine dev yatırımlar planlarken, kimi bu akşamki pazar tezgahının veya market raflarının önünde bir lirayı dahi hesaplamak zorunda kalıyor. Peki, aynı ülkenin evlatları arasındaki bu derin uçurum nasıl bu kadar görünür ve can yakıcı hale geldi?
Bugün durum, kazanmakla harcamak arasındaki basit bir matematik hesabı olmaktan çoktan çıktı. Maaşını eline alan bir çalışan, daha hesabına para yattığı an kira, faturalar, ulaşım ve mutfak masrafları arasında adeta bir "hayatta kalma" mücadelesine girişiyor. Yıllarca bu ülkenin üretimine emek vermiş bir emekli, ömrünün son yıllarında huzurla yaşamak yerine temel ihtiyaçlarından ödün veriyor. Eğitimini tamamlayan, meslek sahibi olan parlak gençlerimiz ise kendi ayakları üzerinde durabilecekleri bağımsız bir hayatı kurmakta, ev tutmakta hatta hayal kurmakta bile zorlanıyor.
Üstelik asıl mesele yalnızca ne kadar kazandığımız değil; kazandığımız paranın bize sunduğu yaşam kalitesidir.
Bir zamanlar çalışmak; bir ev sahibi olmanın, çocuklarını okutmanın ve geleceğe güvenle bakmanın şerefli bir yoluydu. Bugün ise çalışmak, ne yazık ki birçok insan için sadece sahip olduğu mevcut hayat seviyesini kaybetmeme çabasına dönüştü. İnsanlar kısıntıya gidiyor, tasarruf ediyor, gece gündüz çalışıyor; ancak ne yaparlarsa yapsınlar o amansız gelecek kaygısından bir türlü sıyrılamıyorlar.
Şimdi açıkça sormamız gereken soru şudur: Çalışmak bile insanı yoksulluk riski karşısında koruyamıyorsa, nereden yanlış yapıyoruz?
Şüphesiz ki ekonomik krizlerin ve pahalılığın küresel koşullar, enflasyon ve üretim maliyetleri gibi pek çok teknik sebebi var. Ancak gelir dağılımındaki adaletsizlik, eriyen ücret politikaları, vergi yükünün adil dağıtılmaması ve fırsat eşitliğinin kaybolması da bu tablonun tam merkezindedir. Çünkü bir ülkenin gerçek ekonomik başarısı, rakamlardaki büyüme istatistikleriyle veya gökdelenlerin yüksekliğiyle ölçülemez. Önemli olan, o büyümenin vatandaşın tenceresine, evinin sıcaklığına ve geleceğe duyduğu umuda ne kadar yansıdığıdır. Ekonomik başarı; insanlara yalnızca nefes alıp vermeyi değil, insanca yaşamayı sunabildiği zaman anlam kazanır.
Bir anne evladının temel istekleri karşısında mahcup oluyorsa, bir genç mesleği olmasına rağmen ailesine bağımlı yaşamak zorunda kalıyorsa, bu durumu sadece bireysel "tasarruf eksikliği" ile açıklayamayız. Devletin nihai görevi; emeğin hakkını aldığı, fırsatların adil dağıtıldığı ve hiç kimsenin temel ihtiyaçlar karşısında çaresiz bırakılmadığı bir adalet düzenini inşa etmektir.
Gelir uçurumu derinleştikçe sadece zengin ile fakir arasındaki fark açılmaz; toplumun adalet duygusu, birlik ruhu ve geleceğe olan inancı yara alır.
Son olarak kendimize şu soruyu samimiyetle sormalıyız: Bir ülkede bir kesim servetini katlarken milyonlarca insan sadece ayakta kalmaya çalışıyorsa, orada ne kadar "ekonomik başarıdan" söz edebiliriz? Unutmayalım ki bir ülkenin zenginliği, yalnızca ürettiği toplam servetle değil; o zenginliğin vatandaşlarına ne derece adil dağıtıldığıyla ölçülür.